28/5/2007 - Mehmet Akif Ersoy İngilizce Hayatı , mehmet akif ersoyun ingiliz
, Akif, Ersoy, İngilizce, Hayatı , mehmet, akif, ersoyun, ingilizce, hayatı
Mehmet Akif Ersoy İngilizce Hayatı , mehmet akif ersoyun ingilizce hayatı
Mehmet Akif Ersoy --Poet and man of thought (b. 1873, İstanbul - d. 27 December 1936). He was the son of İpekli Tahir Efendi, a Albanian tutor at Fatih Madrasah. Mehmet Akif’s mother came from a family who migrated from Buhara and settled in İstanbul. The name of Akif was initially Rakıf, so as to rhyme with his father’s name; however, it was changed later. He was born in the Sarıgüzel quarter in Fatih province and attended the Emir Buhari Quarter School, Fatih Elementary School and the School of Politics.
During his years at high school, he attended the lectures at Fatih Mosque and learned Arabian and Persian.
He attended the Halkalı School of Veterinarian, after his father died and their house burned down and he graduated with the first degree (1893). He worked as a civil officer at the Department of veterinarian at the Ministry of Agriculture and worked in Rumelia, Anatolia, Albania and Saudi Arabia for four years. He learned everything and Arabian from his father. He got married in 1989 and had six children.
Also working as a teacher at the School of Veterinerian, Akif published the reviews Sırat-ı Müstakim and Sebilürreşad with his friend Eşref Edib in 1908. He resigned from his office due to the Balkan War (1913). Opposing the Turkist movement of Ziya Gökalp, he defended the idea of Unity of Islam in his articles published in Sırat-ı Müstakim and Sebilürreşad and at his preaches in Fatih, Beyazıt, Şehzadebaşı, Süleymaniye mosques (1912). He went to Egypt and Hejaz before the World War I began (1913). He was sent to Germany during the war by the Ottoman Intelligence Service on the invitation of the German government in order to see the Muslim captives in Germany in 1914; and to Necep Emiri İbnürreşid, where people stayed loyal to Ottoman Empire against pro-English Şerif Hüseyin in the end of 1914 by t he same organization. Meanwhile he was appointed as the first secretary to High Islamic Counsil.
He tried to encourage people in his preaches at mosques in Balıkesir in order to support the National Struggle rising in the Western Anatolia after the invasion of İzmir (1919). Shortly after his arrival in Ankara, he was elected as deputy from Burdur and served at this office until 1923. He was sent to Konya to prevent therebellions and to guide people. He informed people on Sevres Agreement and National Struggle at the enthusiactic preaches in Kastamonu Nasrullah Mosque (this preaching was published and handed out to all provinces and fronts). His Sebilürreşad was published in Kastamonu on 20 November 1920. He was dismissed from Dar'ül Hikmeti'l İslâmiye for his actions (20 December 1920).
He settled in Tacettin lodge after returning to Ankara. His poem was enthusiastically read out at the Turkish Grand National Assembly and was accepted as the National Anthem (21 Mart 1921). He refused the money award as the poet of the national anthem, although he was economically in a bottleneck. The national anthem has been re-composed four times, and the form by Osman Zeki Üngör was approved. Akif returned to İstanbul after the Independence War was over; however went abroad on seeing the practices against his ideals in the Republic, Such as abolition of caliphate and the tendency to secularism.
The publication of Sebilürreşad was terminated with the law of Maintenance of the Regime. If Akif still lived in Turkey under these circumstances, it was highly probable that his acts would haven been regarded a crime. therefore, he left for Egypt on an invitation form Prince Abbas Halim Paşa and settled in Hilvan. He worked as a professor of Turkish language and literature at the University of Egypt (1925-1935). He lived ten years of exile in Egypt and returned to İstanbul to die on his homeland of his cirrhosis. He died on 27 December 1936. He is buried at the Edirnekapı War Cemetery, next to the grave of Babanzade Ahmed Naîm Efendi.
His first poem was published in the school journal at the School of Veterinarian (Mektep Mecmuası, issue of 2 March 1895); and his first professional work of poetry (Kurana Hitap-A Preach on Koran) appeared in Resimli Gazete in 1895. He published translations from İranlı Hafız and Sadi in Servet-i Fünun after 1898. He was recognized with his poems and stories in verse published in the Sebilürreşad review (1908-1910).
He defended complete loyalty to Islam as a man of thought and represented the idea of Islamism, which was spreading at the end of 19th century. Agreeing with the famous Islamist philosopher of his time, such as Muhammed Abduh (1948-1905), Abdürreşid İbrahim (1853-1944) and Cemaleddin Afgani (1838-1897); Mehmet Akif believed that the Muslims should apply the Holy Koran to purify the religion from superstitions and to survive from the depressing conditions they were in. The idea was expressed in the words that read “Directly inspired by the Koran / The mind of the century shall interpret Islam”. Thus, he asserted a condition for being a poet of his time on his own understanding. His approach to art was to be with God, as Yunus Emre claimed. Regarded as the leading representative of the idea of “Arts for society”; Akif assumed poetry as an instrument to spread his beliefs and ideas and to continue his struggle.
WORKS:
POETRY: His poems have been collected under the title Safahat (Articles), which consists of seven volumes: Book 1: Safahat (Articles, 1911), Book 2: Süleymaniye Kürsüsünde (At the Chair of Süleymaniye, 1912), Book 3: Hakkın Sesleri (Voices of God, 1913), Book 4: Fatih Kürsüsünde (At the Chair of Fatih, 1914), Book 5: Hatıralar (Memoirs, 1917), Book 6: Asım (Asım, 1924), Book 7: Gölgeler (Shadow, 1933).
THOUGHT-RESEARCH: Kastamonu Nasrullah Kürsüsü'nde (At the Kastamonu Nasrullah Chair, preaching to people at the Nasrullah Mosque during the National Struggle, published by Nihat Paşa, the commander of Al-Jazira, at diayrbakır Printing House, 1921), Kur'an'dan Ayet ve Hadisler (Sentences and Hadis* in the Koran, selections from his articles in Sebilürreşad, edited by Ö. Rıza Doğrul, 1944).
For My Picture
If there’s a trace of life on this earth it cannot be erased
Even if you die underground it will carry you on its back
So you who asks your silent question from the shadows
How long do you think that darkness will remember you?
Dream of Istanbul
The boat was rolling over in an ocean...
The dream threw me on the shores of Marmara!
I saw from only a couple of miles away
your blackened Istanbul clear as crystal,
Its forehead shining like a crescent:
She's laughing; coquettish, charming and attractive.
What base destitution now, alas!
What arrogance, what ostentation!
Many schools are opened, men and women study;
factories are in full steam, textile industries progress.
Printing houses work day and night.
New companies emerge for the benefit of the people,
New parties arise to enlighten the people,
Economy prospers
And ships unload wealth from length to length of her shores.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
28/5/2007 - FUTBOLUN KISA TARİHÇESİ, Türkiyede Futbol
FUTBOLUN KISA TARİHÇESİ
Futbolun nerede ve nasıl icat edildiği tam olarak bilinmemekle beraber, eski tarihi uygarlıklardan Çinliler, Romalılar, Mısırlılar, Yunanlılar ve Maya'larda bu kültürlerin bir parçası olan ayakla vurulan bir oyun oynadıklarından bahsedilmektedir. İlk futbol oyun kuralları, 1863 yılında Londra Futbol Birliği tarafından geliştirilmiştir. Futbol oyunu ingiliz askerler, gemiciler ve ticaret yapanlar vasıtasıyla Hindistan, Güney Afrika, Avrupa ve Güney Amerika' ya götürülmüştür.
Uluslararası Futbol Federasyonu Birliği (FIFA) 21 Mayıs 1904 yılında Fransa Paris'te Fransa, Belçika, Hollanda, İsveç, İsviçre, Danimarka ve İspanya Futbol Federasyonlarının katılımı ile kurulmuş ve diğer avrupa ülkelerinin katılımı bundan sonraki tarihlerde olmuştur. İlk Dünya Kupası FIFA tarafından 1930 yılında Uruguay'da organize edilmiş ve ilk dünya kupasını Uruguay kendi evinde kalmasını sağlamıştır.
19. yüzyılın sonuna doğru futbol Amerika'ya götürülmüş ve burada öncelikle göçmenler tarafından oynanan bir spor dalı olarak kalmış; ulusal futbol (soccer) liginin kurulması 1970' li yıllara rastlar. Futbol ilk 1908 yılında olimpik bir spor dalı olarak kabul edilmiş ve ilk Olimpiyat madalyasını İngiltere milli takımı kazanmıştır. Günümüzde, futbol uluslararası alanda popülerliği ve izleyicisi en fazla artan spor dallarının başında gelmektedir.

TÜRKİYE' DE FUTBOLUN KISA TARİHÇESİ
<******>resimKo("0411.spor.futbol.turk01.jpg", 150, 104, "sag", "zoom", 491, 342, "", "")******>
Birçok tarihsel verilere bakıldığında, futbol oyununu dünyanın bir çok yerine götürenlerin İngilizler olduğu anlaşılmaktadır.
İngilizlerin çeşitli nedenlerle dünyanın her yerine yayıldığı dönemlerde, Anadolu ve Osmanlı denetimindeki ülkelerde tütün ve pamuk ticareti yapmak için liman kentlere yerleşmişler. İşte bu İngiliz aileler, gemiciler, askerler, ticaret adamları yanlarında pipo, viski gibi ticari malların yanı sıra futbolu da beraberlerinde ülkemize ilk getirenler olmuşlardır. Bu ailelerin erkekleri kendi aralarında iddialı futbol müsabakaları oynarken, buradaki yakın dostları ve komşuları da onlara katılmışlardır. Daha sonra bunların yanına Rumlar da iştirak etmiş ve futbol oynayanların sayısında hızlı bir artış görülmüştür.
Araştırmalar ve eldeki belgelerden ülkemizde ilk futbol maçlarının Selanik'te 1875 yılında oynandığını göstermektedir. Yine 1877 yılında İzmir'in Bornova çayırları ilk futbolla tanışmıştır. İzmir'de hafta sonu ve akşamları Rumlarla takviyeli İngiliz takımları arasındaki bu maçların ilk izleyicileri, bu ailelere mensup kadınlar ve kızlar olarak bilinmektedir. O dönemlerde Türklere yasak olan spor yapma ve kulüp kurma izni ülkemizdeki yabancılar için serbest bırakılmıştır.
Müslüman ve Türk gençleri bu son derece cazip oyuna karşı büyük heves duymalarına rağmen yasaklar yüzünden futbol oynamaktan uzak kalmışlardır. Bu nedenle, ilk kulüpler yabancılar ve Müslüman olmayanlar tarafından kurulmuş ve ilk futbol maçlarıda onlar tarafından oynanmıştır.
<******>resimKo("0411.spor.futbol.turk03.jpg", 150, 107, "sol", "zoom", 493, 353, "", "")******>
İlk modern futbol İstanbul'da 1890 yılında başlamış ve yine Türkiye'de ilk futbol kulübü 1902 yılında Mr. James La Fontaine ile Mr. Herace Armitage'nin katkılarıyla Kadıköy'de İngilizler ve Rumlar tarafından kurulan "Cadikeu Fuetball Club" dır. Bu kulübü Moda Football Club ve Rumların Elpis Club'ı izlemiştir.
Bu arada ilk futbol oynayan Türk gençleri de ecnebi isimleri altında futbol oynamışlar ve bunların ilki bir deniz subayı olan Fuat Hüsnü Kayacan'dır. Kayacan "Bobi" takma adıyla İngiliz takımlarında futbol oynayan ilk Türk futbolcusudur. Daha sonra Fuat Hüsnü Kayacan ve Reşat Danyal büyük bir gizlilik içinde sürdürdükleri faaliyetlerin sonunda ilk Türk takımı Black Stacking adıyla ortaya çıkmış ve bugünkü Fenerbahçe stadının hemen karşısındaki ( Halil Mahmudiye ) İlköğretim okulunun altındaki Hurşit Ağa Kahvehanesini lokal olarak seçen gençler papazın çayırında müsabakalarını oynamışlardır. Fakat Black Stacking Football Club istibdat devrinde gelişemeden kapatılmıştır.
<******>resimKo("0411.spor.futbol.turk04.jpg", 150, 104, "sag", "zoom", 475, 330, "", "")******>
Türkiye'de ilk futbol ligi 1903 yılında İmojen, Moda, Kadıköy ve Elpis takımlarının iştirak etmesiyle Fenerbahçe stadının bulunduğu papazın çayırında yapılmıştır. Tamamen Türklerden kurulu ilk futbol takımı olan Galatasaray 1905 yılında kurulmuş. Bunu 1907 yılında Fenerbahçe 1908 yılında Vefa ve 1903 yılında Beşiktaş Jimnastik Kulübü kurulmuş fakat futbol branşının açılması 1911 yılında gerçekleştirilebilmiştir. 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanından sonra, Türkiye'de futbolun bir Federasyon çatısı altında toplanması çalışmaları sonuçsuz kalmıştır. Ülkemiz sporu ve futbolunun kalkınması ve örgütlenmesi Cumhuriyet döneminde başlamıştır.
1922 yılında toplanan İstanbul kulüp temsilcileri Türkiye idman Cemiyetleri İttifakını (TİCİ) kurmuşlar ve futbol encümeni adı altında futbol federasyonunu teşkil ederek, FIFA'ya üye olmak için harekete geçmişlerdir. 21 Mayıs 1923'de Cenevre'de yapılan FIFA toplantısında Türkiye asil üyeliğe kabul edilmiştir. Futbol Federasyonu, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (1922-1936) Türkiye Spor Kurumu (1936-1938) ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü ve takiben Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (1938'den günümüze) bu örgütlerin denetimi altında bugünlere gelmiştir.
Şu anda, Futbol Federasyonu Başbakanlığa bağlı özerk bir kurum olarak futbol faaliyetlerini sürdürmektedir.

TÜRK FUTBOLUNDA ÖNEMLİ TARİHLER
- 1890 yılındaTürkiye'de ilk futbol oyununun İzmir'de İngilizler tarafından kendi aralarında oynanışı.
- 1895 yılında İstanbul'da ilk futbol kulübü olan Moda F.C'nin İngilizler tarafından kurulması.
- 1897 yılında İstanbul'da ilk defa İzmir ve İstanbul' da yaşayan İngiliz ve Rumlardan kurulu karmaların karşılaşmaları.
- 1900 yılında ilk Türk futbolcusu Fuat Hüsnü Kayacan'ın "Bobi" takma adı altında İngiliz takımlarında top oynaması.
- 1900 yılında ilk Türk takımı Black Stocking (Siyah Uzun Çoraplılar) Fuat Hüsnü Kayacan ve Reşat Danyal tarafından kurulması ve yaptığı ilk müsabakadan sonra o devrin hafiyeleri tarafından jurnal edilmesi sebebiyle kapanmak zorunda kalması.
- 1903 yılında Beşiktaş Jimnastik Kulübünün kurulması. Ancak futbol dalı 1911 yılında faal duruma gelmiştir.
- 1905 yılında ilk Türk Futbol kulübü Galatasaray'ın Ali Sami Yen tarafından Mekteb-i Sultani Galatasaray Lisesi'nde kurulması.
- 1907 yılında Fenerbahçe Spor kulübünün kurulması.
- 1908 yılında Vefa Spor Kulübünün kurulması.
- 1908 yılında ilk defa iki Türk kulübü Galatasaray ile Fenerbahçe'nin karşılaşması ve maçı Galatasaray'ın kazanması.

FUTBOL GENEL OYUN KURALLARI
<******>resimKo("0411.spor.futbol.bayan01.jpg", 150, 211, "sag", "", 0, 0, "", "")******>
Futbol herkesin rahatlıkla anlayabileceği basit kurallara sahiptir. Bu nedenle her yaş, cins ve seviyede kişiler tarafından rahatlıkla oynanabilir. Bu özellikleri nedeniyle dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan tarafından hem oynanan hem de seyirci olarak takip edilen en popüler spor dallarından biri olmuştur. Oyunun temel kuralı; kaleciler dahil her takım onbir sporcudan oluşur ve kaleciler dışındaki oyuncuların elleri hariç, belirlenmiş kurallar dahilinde vücudunun herhangi bir yerini kullanarak, rakip kaleye gol atabilmektir. En fazla gol atan galip sayılır.
Aynı takım oyuncuları aynı renk ve desen forma, şort, tozluk, tekmelik ve özel futbol ayakkabısı (krampon) giyerler. Genellikle deri malzemeden yapılma top kullanılır. Oyuna orta saha çizgisinden bir takımın başlama vuruşuyla başlanır. Oyun, topun oyun alanı dışına çıkması, kural ihlali, faul veya gol olması dışında devam eder. Oyun süresi özel turnuvalar dışında 45 dakikadan iki devre halinde 90 dakikadan oluşur. Oyunun duraksama zamanları hakem takdiriyle her devre sonuna eklenir. 15 dakikalık devre arası molası vardır. Oyun bir orta ve yardımcı iki hakem olmak üzere üç hakem tarafından yönetilir. Oyun sırasında dördüncü hakemde yedek olarak bulunur.
Ceza alanı içinde yapılan fauller ve ihlaller penaltı olarak değerlendirilip, penaltı noktasından kaleye direk vuruş olarak kullanılır. Ceza alanı dışında yapılan kural ihlalleri ve fauller indirek vuruş olarak olarak kullanılır; yani topun oyuna sokulabilmesi veya gol olabilmesi için pası yapan oyuncu dışında bir başka oyuncuya da değmesi gerekir.
Top yan çizgilerden oyun alanını terk ederse, top, diğer takım oyuncuları tarafından iki elle atılan TAÇ atışıyla oyuna sokulur. Taç atışı sırasında ayaklar yerden kesilmemeli, eğer kesilirse, bu kural ihlaline girer ve taç atışıyla topu oyuna sokma diğer takıma geçer. Taç atışı, hiçkimseye değmeden kaleye girerse gol olarak değer bulmaz. Oyun karşı takımın indirek vuruşuyla başlar.
Top, savunma oyuncuları veya kalecinin müdahalesiyle kale yan çizgilerinden çıkarsa, bu karşı takıma KORNER atma hakkını kazandırır. Korner, köşe bayrakları noktasından ayakla kullanarak yapılır. Eğer top, atak yapan takım oyuncuları müdahalesiyle kale yan çizgilerinden geçerse, bu OUT olarak değerlendirilir. Top, ceza alanı içinden kaleci
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
28/5/2007 - Hemofili Hastalığı , Hemofili Hastalığını Açılayın
Hemofili
hemofili Kanın normal sürede pıhtılaşmaması şeklinde kendini gösteren, erkeklere has bir çeşit kan hastalığıdır. Halk arasında kanama hastalığı denir. Irsi bir hastalıktır. Doktor tedavisi gerekir. Bu hastalığa tutulanların; az su içmeleri ve limon, portakal, kiraz veya ahududu yemeleri tavsiye edilir. Ayrıca vücudun herhangi bir yerinde kanamaya neden olabilecek davranışlardan da kaçınmaları gerekir.
Aranan kelimeler: Hemofili, Hemofili Hastalığı, Hemofili Tedavisi, Hemofili Hastalıkları, Hemofili için Şifalı Bitkiler ve Dahiliye (İç Hastalıkları)...
Hemofili, X eşey kromozomu üzerinde çekinik (resesif) bir bozuk genin (kırmızı daire) varlığına bağlıdır ve bununla sonraki kuşaklara aktarılır. Bozuk genin her iki X kromozomunda da bulunması, hastalığın dişilerde de ortaya çıkmasına yol açar. Ama bu durumda hasta ya ölü doğar ya da doğumdan kısa bir süre sonra ölür. Dişiler hiçbir hemofili belirtisi göstermeden yalnızca taşıyıcı olarak yaşamlarım sürdürürler. Erkekte hastalık hemofiliden sorumlu bozuk geni taşıyan X kromozomunun bulunmasıyla ortaya çıkar. Taşıyıcı anne ve sağlıklı babadan doğacak erkek çocukların hasta, kız çocukların taşıyıcı olma olasılığı yüzde 50'dir (A ve B). Hemofilili baba ve sağlıklı anneden doğacak erkek çocukların hepsi sağlıklı, kızların hepsi taşıyıcıdır (C ve D).
Kalıtsal bir hastalık olan hemofili kanamayla ortaya çıkan hastalıkların belki de bilinen en eski örneğidir.
KALITIMLA GEÇİŞİ
Hemofilinin aynı ailenin birbirini izleyen kuşaklarında çok daha sık olarak görülmesi, kalıtsal özelliğinin fark edilmesini sağladı. Hastalığın erkeklerde görülmekle birlikte sonraki kuşaklara kadınlar tarafından taşındığını belgeleyen tarihsel bir örnek olarak İngiltere kraliçesi Victoria verilebilir. Bu kraliçenin soyağacı incelendiğinde, hastalığı birçok Avrupa kraliyet ailesine taşıdığı görülür.
Hemofili yalnızca erkekleri etkiler. Hastalığın0 taşıyıcısı olan kadınlarda ise hiçbir belirti görülmez. Çünkü hemofili hastalığı X eşey (cinsiyet) kromozomunda bulunan bozuk bir genden kaynaklanır. Bu durumu açıklamak için bireyin erkek ve dişi olmasını belirleyen kromozom yapısına bakmak gerekir. Eşeysel özellikleri belirleyen iki eşey kromozomu vardır. Bunlara X ve Y kromozomları denir. Dişilerde iki X, erkeklerde bir X ve bir Y kromozomu bulunur. Dişide eşey kromozomlarından birinde bozuk bir gen bulunsa bile ikinci kromozomunun sağlıklı geni sayesinde hastalık belirtileri ortaya çıkmaz. Bu durumda dişi yalnızca hastalığı taşır ve daha sonraki kuşağa aktarır. Erkekte ise hemofili özelliği taşıyan X kromozomu tek olduğundan öbür kromozomla dengelenemez. Bu nedenle hastalık kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. Dişilerde her iki X kromozomunda da hemofiliye yol açan bozuk genin bulunması durumunda ise hasta ya ölür ya da doğduktan çok kısa süre sonra ölür
NEDENLERİ
Hemofili önemsiz bir darbenin yarattığı sıyrıktan vücut dışına ya da bir yara oluşmasa bile yumuşak dokuya ve özellikle eklem içine aşırı ölçüde kanamayla kendini belli eder.
X kromozomunda kanın pıhtılaşma sürecinin normal biçimde gelişmesi için zorunlu bir gen bulunduğu sanılmaktadır. Erkeğin X kromozomunda pıhtılaşmadan sorumlu sağlam bir gen yerine, bozuk bir gen varsa hemofiliye özgü pıhtılaşma bozuklukları ortaya çıkar.
Sağlıklı bir kişide çeşitli damar zedelenmeleri sonucu başlayan kanama üç mekanizmanın kendiliğinden devreye girmesiyle durur: Damar kaslarının kasılması, zedelenmiş bölgede trombositlerin toplanması ve yaralı bölgeyi kapatan bir pıhtının oluşması.
Pıhtının oluşması karmaşık bir süreçten geçerek gerçekleşir. Bu süreç sayesinde plazmada bulunan fibrinojen adlı bir protein, başta tromboplastin olmak üzere çeşitli etkenlerin devreye girmesiyle yapı değiştirerek fibrine, yani pıhtıyı oluşturan protcine dönüşür.
Pıhtılaşma sürecinde yer alan plazma proteinlerine pıhtılaşma faktörleri denir. Bu faktörleri belirtmek için kullanılan sayılar Romen rakamlarıyla yazılır.
Kanda düşük oranlarda bulunan birçok madde tromboplastinin oluşumuna katkıda bulunur. Bunlardan biri olan faktör VIII hemofilin hastaların kanında bulunmaz. Bu protein antihemofilik globülin (AHG) ve antihemofilik A faktörü adlarıyla da tanınır.
Aslında hemofili terimi, nedenleri farklı olmasına karşın, aynı belirtilerle seyreden iki hastalığı kapsar. Bunlardan daha sık görülen hemofili A'da faktör VIII bulunmazken, daha az rastlanan hemofili B'de antihemofilik B faktörü olarak da bilinen faktör IX eksiktir.
BELİRTİLERİ
Hemofilide en belirgin özellik kolayca ortaya çıkar. Kanamalar doğumdan birkaç gün sonra bile ortaya çıkabilir ve yeni doğan için ölümcül bir tehlike oluşturabilir. Bazen bebek yürümeye başlayana değin her şey normal görünür. Ama bu dönemden sonra çok hafif darbeler ya da küçük kazalarda bile kan oturmaları (hematom) ya da büyük morluk ve çürükler (ekimoz) ortaya çıkar.
Bu yaşta kanamalar genellikle ağız ya da burun yaralanmalarına bağlıdır. Daha büyük çocuklarda diş çekiminden ya da bademcik ameliyatından sonra büyük ölçüde kan kaybı görülür. Bunlar hemofilinin ilk belirtisi olabilir.
Kanama dalak, karaciğer, bağırsak, böbrek ve beyin gibi iç organlara ve sık sık görüldüğü gibi eklem içine (hemartroz) olabilir. Diz ekleminde kan birikintisine oyun çağındaki çocuklarda oldukça sık rastlanır. Yinelenmesi durumunda eklem yüzeylerinde önemli bozukluklara neden olarak bu eklemlerin hareketlerim büyük ölçüde kısıtladığı ve daha ileri evrede eklem hareketin bütünüyle ortadan kaldıran kaynaşmaya (ankiloz) yol açtığı için çok tehlikeli bir gelişmedir.
Belirtilerin ağırlığı, hastanın genetik yapısınca belirlenen plazmadaki faktör VIII eksikliğinin derecesine bağlıdır. Ağır hemofili olguları, ilk çocukluk çağında beyin kanamaları ya da açılan yaralardan aşırı kan kaybı nedeniyle ölümle sonuçlanabilir. Boyun bölgesine rastlayan küçük darbelerin başlattığı doku içine aşırı kanamalar, üst solunum yollarına baskı yapacak ölçüde kan toplanmasına ve sonuçta boğularak ölüme yol açabilir.
Çocuk büyüdükçe hastalığının bilincine varır ve kazaları olabildiğince azaltmak için hareketlerini denetlemeyi öğrenir. Genellikle çocukluk döneminin ilk yıllarını aşan hastalar uzun bir yaşam sürebilir. Ama hastalığın zaman içinde nasıl bir gelişme göstereceği önceden kestirilemez. Örneğin enfeksiyonlar kanama eğilimini artırabilir. Belirtilerde zaman zaman döngüsel bir değişim görülebilir. Yani tehlikeli sayılacak darbelerden sonra az ya da belirsiz kan kaybının görüldüğü dönemi, neredeyse kendiliğinden başlayan şiddetli kanamaların görüldüğü dönem izler.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/5/2007 - vucudumuzdaki kemikler, vucumuzda kaç çeşit kemik var, vucudumuz
KEMİKLERDEN OLUŞAN İSKELETİMİZ
Vücudunuzda toplam 206 tane kemik var. Bu kadar kemiğin çok fazla olduğunu düşünmüş olabilirsiniz, ancak şimdi vereceğimiz örnekle bunun ne kadar gerekli olduğunu anlayacaksınız. Parmaklarımızı düşünelim. Eğer parmaklarımız birer kemikten oluşsaydı, siz şu anda bu kitabı tutamazdınız. Neden mi? Çünkü dimdik duran bir kemiği bükmeniz mümkün değildir, zorladığınızda kemik kırılır. Parmaklarınızı bükemeyeceğiniz için de cisimleri kavramanız, bir yere tutunmanız, yazı yazmanız, yemek yemeniz imkansız hale gelir. Şu an bu kitabı rahatlıkla tutabilmeniz hatta bir taraftan da meyve suyunuzu içebilmenizin sebebi, elinizde -parmaklarınızdakiler de dahil olmak üzere- birbirine bağlı tam 27 tane kemiğin olmasıdır.
Biraz önce de söylediğimiz gibi, vücudumuzda, elimizde olduğu gibi, birbirine bağlı toplam 206 kemik bulunur. Bu kemiklerin hepsi yerlerine çok akıllıca bir planla yerleştirilmiştir. Bu kusursuz plan sayesinde öne doğru eğilebilir, dizlerinizi bükebilir, başınızı yanlara doğru çevirebilirsiniz. Ancak dikkat edin tüm bunları sadece kemiklerinizi kullanarak yapmanız da mümkün değildir. Çünkü kemikler eğilip, bükülemezler. Bu işlemler için kemiklerin birbirleriyle bağlantı noktalarında eklemlerimiz bulunur. Eklemler sayesinde rahatlıkla kolumuzu büker, bacağımızı kaldırır, parmaklarımızı kullanabiliriz.
Eklemlerin kemiklerimizin hareketi için ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamak için şöyle bir örnek verelim:
Tahtadan bir kukla yaptığınızı düşünün. Bu kuklanın kollarını oynatabilmesi için ne yapmanız gerekir? Elbette ki omuzuyla kolunun birleştiği yere oynak bir parça takmadan kuklanın kolları hareket etmeyecektir. Peki ya bacaklarını nasıl oynar hale getireceksiniz? Bunun için de bacakla gövdenin birleştiği yerde oynar bir parça kullanmak gerekir. Ancak bu şekilde tahta kuklanın kollarını ve bacaklarını oynatabilirsiniz. Aynı şekilde kol ve bacak yapımında kullandığınız tahtaları iki parçaya bölüp, aralarına oynar parça yerleştirirseniz bu kez kuklanın kolları dirseklerinden, bacakları da dizlerinden bükülebilir. Bu basit örnekten de anlaşılacağı gibi kemiklerimizin fazla sayıda oluşu ve aralarında gerekli yerlere eklemlerin yerleştirilmiş olması bizim rahat hareket etmemizi sağlar.
|
|
Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/5/2007 - Periskop , pereskop, peleskop
Periskop
Periskop, deniz ve kara savaşlarında, harekatı kolaylaştırmak maksadıyla kullanılan, emniyetli mesafelerden hedefi görünmeden incelemeye yarayan optik bir alet. Teknisyenler, nükleer araştırmaları da tehlikeli bölgeye yaklaşmadan periskopla gözler. Periskopun en çok kullanıldığı saha denizaltılardır.
Periskopta iki yansıtıcı ayna veya prizma bulunur. Birinci ayna hedeften gelen ışıkları doksan derece kırarak aşağı doğru yansıtır. İkincisiyse bu gelen ışıkları tekrar doksan derece kırarak yatay yönde göze iletir. Periskobun bu özelliği teleskop yapı ile güçlendirilir. Periskop, mercekler yardımı ile hedefi yaklaştırma, büyütme özelliği kazanır.
Periskop, prensip olarak ters ve doğru yerleştirilmiş iki dürbünün bir tüp içine yerleştirilmesinden ibarettir. Ters dürbünde cisimler olduğundan daha küçük görülmesine rağmen görüş açısı çok büyüktür. Ters dürbünle genişletilmiş görüş sahası doğru dürbünle tekrar büyütülüp yaklaştırılarak gözlenir. Bu duruma göre görüntüyü büyütmek için üst (ters) dürbün görüntüsünün küçültülmesi; alt (doğru) dürbün görüntüsünün ise büyütülmesi gerekir. Bu işlemler periskop kafasına monte edilmiş kolların elle döndürülmesiyle yapılır.
Periskopta görüntüye ve kullanıma tesir eden birçok husus vardır. Fiziki olarak periskopun ince ve uzun olması istenir. Periskop boyunu uzatmak için ara mercek düzenleri ilave edilir. Boy uzayıp çap daraldıkça ışık kaybı artar. Görüntü büyütme ve görüş açısı mercek çaplarına bağlıdır.
Periskop, 1915Periskopla yalnız cisimlerin şekli incelenmekle kalmaz, ayrıca hedef, mesafe ve açı göstergeleri ilavesiyle hedefle ilgili daha geniş bilgi de toplanır. Gelişmiş periskoplarda fotoğraf makinaları, ekran görüntüleme, hafıza sistemleri de mevcuttur. Bütün bu parçalar basit bir silindirik tüp boru içerisine monte edilmiştir. Boru çapı küçüldükçe görüş açısı küçülür.
Periskop Birinci Dünya Savaşında kullanılmaya başlanmıştır. Önceleri siperlerden gözükmeden hedefin incelenmesi maksadı ile yapılan periskoplar, daha sonraları tanklara, büyük kara ve gemi toplarına, denizaltılara da monte edilmiştir. Fiber optiğin gelişmesiyle çok ince çaplı ve uzun periskoplar yapılmıştır. Fiber optik periskoplar insan vücudunun çeşitli yerlerine yapılarak incelenmesini mümkün kılmaktadır.
wikipedia.org adres açıklaması]==Denizaltı periskopları== Periskopların en yaygın olarak kullanıldığı alan denizaltı gemileridir. Periskop, denizaltının gözüdür. Denizaltılar su altında satha yakınken gözükmeden su üstü gemisi gibi seyir yapabilmek için periskop kullanırlar. Denizaltı periskopları hem ince hem de uzun olmalıdır. İnce ve uzun periskoplarda görüş açısı ve ışık şiddeti azdır. Bu eksiklikleri gidermek üzere denizaltı periskoplarına boru boyunca kuvvetlendirici mercekler ilave edilmiştir. Denizaltı periskobunun bir özelliği de dikey ve eksenel yönde hareketli olmasıdır. Dikey hareketle su derinliğine göre periskop boyu ayarlanır. Eksenel döndürme hareketiyle de her açıdaki hedefi görmek mümkün olur. Bu hareketler hidrolik ve mekanik kuvvetlerle sağlanır.
Denizaltı periskoplarında genellikle iki tip büyütme oranı vardır. Değerdeki büyütmede görüş açısı 40° civarındadır. Daha büyük büyütme oranı 6 değerinde olup, görüş açısı 8° civarındadır.
Denizaltı harekatı sürat istediği için, periskop hareketlerini sağlayan mekanizmalar kolay kullanılabilir özelliktedir. Mesela periskopun alt gözetleme kafasında bulunan eksenel döndürme kolları, aynı zamanda mesafe ayar ve görüş açısı ayar görevlerini de yapar. Bu kollardan birine bağlı makaralı tel düzeniyle yukardaki prizma ve mercek donanımına dikey eksen yönünde hareket verdirilerek yatay ile 45° açı yüksekliğindeki hedefler de görülebilir.
Modern denizaltı periskoplarında mesafe ölçümü ayrı bir cihazla kendiliğinden hesaplanarak kayıt ve gösterge olarak tespit edilir. Bu cihaza stadimetre denir.
1980'lerde geliştirilen denizaltı periskoplarında ise periskop gözetleme kafasının su üzerinde uzun müddet kalmasına gerek kalmamaktadır. Böylece düşman gemilerinin radarlarına yakalanma ihtimali azaltılmıştır. Periskop bir an satha süzülerek, ekseni etrafında 360°döndürülüp tekrar aşağı çekilir. Periskop merceğinden giren ışık hafızalı ekranda görüntülenerek ekrandan hedef analizi yapılır.
Periskoplardaki diğer özellikler: Periskop optik düzeninde ışık kırılma kayıplarını azaltmak için hedef merceğinin havaya bakan yüzeyi kimyevi olarak ince bir film tabakası ile kaplanır. Bu şekilde yüzeyi kaplanmış mercekli periskopta ışık geçirgenliği % 30-50 arası artar. Görüntü genliği ise % 100 oranında büyür. Bu görüntüde paslanma ve leke olmaz.
Periskop imalatında dikkat edilecek hususlardan biri de, periskop borusunun su ve hava sızdırmamasıdır. Periskop borusu içindeki nemli hava boşaltılarak yerine kuru hava, yani azot gazı doldurulur. Bu şekilde suyun yoğunlaşması önlenerek merceklerde ve prizmalarda buğulanmanın önüne geçilmiş olur.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Harun Şengel
Kategoriler
Arkadaşlarım
|